Online Terapi

ONLİNE TERAPİ

Online Terapi Nedir?

Amerikan Psikologlar Birliği (APA) tarafından onaylanan ve dünyada yaygın olarak kullanılmaya başlanmış bir terapi uygulama biçimidir. Psikoterapi desteğinin yüz yüze verilemediği durumlarda sıklıkla kullanılır. İnternet üzerinden görüntülü ya da sesli olarak yapılır. Yüz yüze terapide geçerli olan tüm kurallar online terapi için de geçerlidir. Hangi terapi ekolünde çalışılırsa çalışılsın devam edilir. Bireysel, çift, aile ve cinsel terapilerde de kullanılmaktadır.

Hangi durumlarda, olgularda online terapi kullanılabilir ?

Terapi devem ederken, danışanın ya da terapistin geçici ya da kalıcı bir süreç için taşınması, görev değişikliğinde süreci devam ettirmek için kullanılabilir.
Coğrafi olarak ulaşılabilirlik mümkün olmadığında ya da kısıtlı olduğunda, hastalık, evde ya da hastanede yatış, karantina gibi durumlarda online terapi oldukça işlevseldir.

Online terapinin uygun olmadığı durumlar var mıdır?

Evet. Özellikle travma hikâyesi olan kişilerde, taciz, istismar gibi travmalar ya da ağır depresyon ya da dürtü-kontrol sorunları söz konusu ise online terapide bu konular hemen ele alınmaz. Danışanın çok zorlanabileceği, terapistin müdahale edemeyeceği durumlarda, yüz yüze görüşmelere geçilebilir ya da danışanın başa çıkmasını güçlendirmek, kaynaklarını fark ettirmek ettirmek, problem çözme becerilerini onarıp güçlendirmek için online terapiden faydalanılır. Asıl travmatik malzeme yüz yüze görüşmelere bırakılır.

EMDR terapisi online yapılabilir mi?

Evet. İstisnai travmatik durumlar haricinde online ile EMDR terapisi uygulanmaktadır. Terapistin bilateral uyarımları yerine danışan kendisi uyarımları yapabilir. Terapist danışanı online olarak takip eder. Bazen de EMDR aplikasyonu ile işitsel bilateral uyarımlarla çalışılmaktadır.

ELİKA DANIŞMANLIK

Çiftlere Kitap Önerileri

ÇİFTLER İÇİN 5 KİTAP ÖNERİSİ

YATIYORUM BİR ŞEY DİYOR MUSUN ?
Yazar: ŞULE ÖNCÜ

Psikoterapist Şule Öncü
ilişkiler,bağlanma,mesafele,aşk,ayrılık,aldatma,kadınlık ve erkeklik meselesi hakkında çiftlerin birçok sorusuna yanıt bulabileceği kısa,sade ve öz bir kitap yazmış. “Yatıyorum,bir şey diyor musun” sözünün altında yatan söylenememiş,söylenmeye çalışan içimizdeki ilişkide olan insanın duygularını ve düşüncelerini aydınlatır.”Karşılıklı da olsa kapalı devre yaşanır aşk”diyen Şule Öncü,ilişkideki farkındalığımızın kör olduğu kanalları açacak olan bir kitap yazmış.Onları anlamak ve sadeleştirmek,yaşamımızı da büyük ölçüde sadeleştirir.

 

AŞK DERSLERİ
Yazar: Alain De BOTTON

Hem roman hem psikoloji okumak istiyorsanız bu kitap size göre.Rabih ve Kirsten’in tanışmalarından evliliklerine, evliliklerindeki sorunlardan kendilerini yeniden bir çift olarak tanımlamalarına kadar geçen sürede yaşadıklarının anlatıldığı Botton romanı. Alain de Botton bilindik felsefi düşüncelerini bu kez Rabih ve Kirsten üzerinden aktarıyor.
” Aşk, basit bir heves değil, beceridir.”diyen Alain De Botton bize aşk dersleri vermek için yazmış bu kitabı.

 

 

HAKETTİĞİNİZ AŞKI YAŞAYIN
Yazar: Harville HENDRİX

Kıyıda köşede kalmış gizli bir kitap gibi.İsminin farklılığı ve üzerindeki bestseller ifadesi insanların önyargıyla yaklaşmasını sağlıyor fakat kitapların kapağına göre fikir yürütmemeyi öğreten bir kitap diyebiliriz.Kitap hakettiğiniz aşkı nasıl yaşayabilirizi anlatıyor. Çocukluğumuzdan gelen yaralarla çiftlerin bilinçdışı seçimi üzerinden,yaralarımızı kanatmak yerine sevgi dolu ve destekleyici bir ilişki yaşamanın yolunu bu kitapta bulabilirsiniz.Daha olgun bir ilişki yaşamak isteyen çiftler için egzersizleri de var.İmago çift terapisi ekolünün kurucusu olan yazar Harville Hendrix uygulama yapmak isteyen çiftler için kaleme almış.

 

BAĞLANMA – Aşkı bulmanın ve korumanın bilimsel yolları
Yazar: Amır LEVINE & Rachel HELLER

Kendi bağlanma stilinizi ve eşinizin bağlanma stilini keşfedebilirsiniz.Bağlanma stilinizi öğrenerek değiştirme şansı yakalayabilirisiniz.

“Harekete geçmiş bir bağlanma sistemi tutkulu aşk değildir.Bir dahaki sefere biriyle çıktığınızda ,kendinizi -sırf ara sıra mutlu olmak için -kaygılı ,güvensiz ve takıntılı hissederseniz ,kendinize bunun AŞK değil de harekete geçmiş bağlanma sistemi olmasının muhtemel olduğunu söyleyin.Evrimsel anlamda gerçek sevgi iç huzur demektir.”Durgun sular derinden akar” sözü bunu anlatmanın iyi bir yoludur.”

SINIRLAR
Yazar: – Henry CLOUD & John TOWNSED

“Sınırlar kalbimizi özenle korumamıza yardımcı olur.Bahçemin nerede başlayıp nerede bittiğini bildiğimde, istediğimi yapmakta özgür olurum.”

Sınırlar sayesinde mecburiyet ve suçluluk hissetmeden özgürce sevebilmeyi anlatan bir kitap.
“Sevmek ve sevilmek alanlarında sorumluluktan kaçmak için zarif manevralar yaparız, halbuki kalplerimizin bize ait olduğunu kabul etmeli ve bu alandaki zayıflıklarımız üzerinde çalışmalıyız. Bu, bize yaşamın kapılarını açacaktır.”

Psikolojik Danışman Ezgi Oktar

 

Anne Babalara Kitap Önerileri

Doğum korkusu ve EMDR Terapi

Doğum Korkusu ile nasıl Baş edilir? “Doğum korkusu ve EMDR Terapi “

Hamilelik, anne adayının kendini, bebeğiyle olan süreci, ilişkilerini, geleceğini yoğun olarak düşündüğü ve merak ettiği yeni bir döngü ve bekleyiş sürecidir. Bu bekleyişe; korku, sevinç, neşe, kaygı gibi farklı duygulanımlar eşlik edebilir.

Hamilelik, anne adayının kendini, bebeğiyle olan süreci, ilişkilerini, geleceğini yoğun olarak düşündüğü ve merak ettiği yeni bir döngü ve bekleyiş sürecidir. Bu bekleyişe; korku, sevinç, neşe, kaygı gibi farklı duygulanımlar eşlik edebilir. Özellikle ilk doğum kadın için belirsizlikler içeren yepyeni bir deneyimdir. Her yeni deneyim insanı biraz korkutur.

Nasıl olacak? Nasıl Doğuracağım? Nasıl dayanacağım? Bebeğim için nasıl yaşamalıyım? Ne yapmalıyım? Doğumda bedenim bozulacak mı? Sancılara nasıl dayanacağım? Ya ıkınamazsam? Bebeğe bir şey olursa? Hamile bir kadının zihnini normalde meşgul eden sorulardır. Ancak Normal doğum fobisi için durum bambaşkadır.

Normal Doğum Korkusu yani Tokofobi ise; kadının hamilelik ve normal doğumla ilgili oldukça yoğun bir korku ve kaygı yaşamasıdır. Son araştırmalara göre kadınların %14’ünde normal doğum fobisi farklı seviyelerde yaşanmaktadır.

Tokofobi iki sınıfta incelenir.

Birincil Tokofobi, daha önce hamilelik deneyimi yaşamamış kadının doğum yapmakla ilgili yaşadığı yoğun korkudur. Bu kişilerin geçmiş hikayelerinde; kan görmeye, iğne yapılmasına dayanamama, abartılarak anlatılan doğum hikayelerini dinleme, bedenin, cinsel organların zarar göreceğine dair kaygılar, asla önceki gibi bir bedene sahip olamayacağına dair olumsuz beklenti ve düşünceler, travmatik olaylar, zor bir doğuma şahit olma, vb. durumlar söz konusudur. Bu gruptaki kadınlar doğum korkusu ile baş etmekte zorlandıkları için hamilelikten kaçınmaktadırlar.Ya da gebeliklerine son vermektedirler.

İkincil Tokofobi ise; daha önceki hamileliğinde travmatik deneyim geçirmiş kadınlardır. Bir önceki gebeliklerde düşük yapma, kürtaj, zor doğum, doğum sırasında ve sonrasında yaşanmış sorunlar, erken doğum, yoğun evlilik sorunları( Şiddete maruz kalma) gibi durumlar kadının yaşadığı travmatik olaylardandır.Fobik kaçınmaları olan kadınlar doğum yapma seçeneği olarak çoğunlukla sezeryanı tercih etmektedir.

Normal doğum yapmaya dair yoğun korku ve kaygılar hamilelik sürecini de olumsuz etkilemektedir. Hamilelik dönemi yoğun kaygı, endişe, mutsuzluk, uykusuzluk, yemek yeme problemleri, gebelik bulantı ve kusmalarına tolerans gösterememe, vb. gibi sorunlarla geçmektedir.

Normal doğum yapmaya dair korkunun en önemli sonuçlarından biri ise anne ve bebek arasındaki bağlanma sürecini olumsuz etkilemesidir. Anne ve bebek arasında olumlu bağların kurulması, annenin bebeği kabullenmesi, bebeğin ihtiyaçlarına adapte olmasını zorlaştırmaktadır. Doğum sonu lohusalık depresyonları bu tür durumlarda daha ön plana çıkabilmektedir.

 

Normal doğum fobisi olan kadınların bazıları bu korku ve kaygılarını paylaşmaktan çekinmekte ve kendilerini yalnız hissetmektedirler. Eşin yakınlığı ve desteği doğum yapma korkusu yoğun olan hamile kadınlar için çok önemli bir destektir. Bu durumu yakınlarıyla paylaşmaları, aile ve sosyal çevrelerinin ilgi ve desteğini almaları kendilerini rahatlatacak yardımcı faktörlerden biridir. Bütün desteklere rağmen normal doğum yapmaya dair fobik kaçınma, korkutucu düşünce ve rahatsızlık verici duygularla baş edilemediğinde psikolojik desteğin düşünülmesi gereklidir.

Normal doğum yapma korkusuna dair psikolojik destek/terapi hangi durumlarda düşünülmelidir?

✓ Doğum yapma korkusu ile hamile kalmaktan kaçınıyor musunuz?

✓ Doğum anını düşünmek çok korkutucu geliyor mu?

✓ Doğum anında ölecekmişsiniz gibi düşünceler aklınızdan geçiyor mu?

✓ Doğumda bebeğe zarar vermekten endişeleniyor musunuz?

✓ Doğum sırasında kontrolü kaybetmekten çok korkuyor musunuz?

✓ Doğum sancısı ile baş edemeyeceğinizi düşünüp, endişeleniyor musunuz?

✓ Bedeninize yönelik zarar görme endişeleri sık sık aklınıza geliyor mu?

Eğer yukarda verilen sorulara yanıtınız Evet yönünde ise; psikolojik destek/terapi siz, bebeğiniz ve eşiniz için faydalı bir seçenek olabilir.

Normal Doğum Yapma Korkusuyla baş etmek için hangi terapiler etkilidir?

Psikoterapi alanında yaşanan gelişmelerin en önemlilerinden olan EMDR Terapisi (Göz Hareketleri ile Sistematik Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme Terapisi) tekniği ile normal doğum fobisi etkili biçimde tedavi edilebilmektedir.

EMDR Terapisi konusunda ülkemizdeki ilk çalışmalar Doç. Dr. Önder Kavakçı tarafından yapılmıştır. Gebelikteki aşırı bulantı kusmalara yönelik EMDR Teknikleri yanı sıra, Doğum korkusu (tokofobi) için EMDR Grup Protokolü ile öncü çalışmalara imzasını atmıştır. EMDR Derneği kapsamında verdiği eğitim ile çalışmalarını alandaki EMDR camiasıyla paylaşmıştır. Gebelik döneminde de belli başlı kurallara uyularak; gebelikteki kaygı bozukluğu, gebelik depresyonu, doğum sonrası TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) ile hamile kadınlara yardımcı olunacağına işaret etmiştir.(EMDR Türkiye E Bülteni Nisan 2018 Sayısı)

 

Bir diğer Terapi tekniği olan Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) yöntemi ile de doğuma dair gerçekdışı inançlar, yanlış bilgiler, olumsuz varsayımlar daha işlevsel düşünce ve inançlarla yer değiştirebilmektedir.

Normal doğuma dair çok yoğun korkularla baş edebilme sürecinde eşin, hamile olan kadına destek verebilmesi için Aile, Çift Terapileri fayda sağlamaktadır.

Günümüzde gittikçe yaygınlaşan hamilelik ve doğuma yönelik hazırlık kursları da işe yaramaktadır. Kadın Doğum doktorlarından doğuma dair gerçekçi bilgilerin alınması da ihmal edilmemesi gereken bir konudur.

Hamilelik döneminde yapılan hamile yogası, hamile platesi gibi fiziksel aktiviteler kadının kendi bedeninin gücünü, esnekliğini tanımasına yardım etmekte, doğuma yönelik endişeleri azaltabilmektedir.

 

Kaynakça

Bhatia, M.S. andJhanjee A. (2012). Tokophobia: A dread of pregnancy

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3830168/

Jones C. Wadephul F. andJomeen J. (2018). Tokophobia: Whatit’sliketohave a phobia of pregnancyandchildbirth.

https://www.independent.co.uk/life-style/health-and-families/tokophobia-pregnancy-phobia-childbirth-what-like-women-mothers-mental-health-a8217241.html

“Gebelik ve İlişkili Durumlar için EMDR Çözümleri” Eğitimi 25 şubat 2018 EMDR Derneği Doç. Dr. Önder Kavakçı

 

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) Nedir

Bilişsel – Davranışçı Terapi (BDT)Nedir?

Bilişsel – Davranışçı Terapi ruhsal rahatsızlıklar alanındaki bilimsel bulgulara dayalı olarak geliştirilmiştir. Ruhsal sorunları açıklar ve nedenlerini araştırırken psikoloji biliminin verilerine dayanır.

Bilişsel – Davranışçı Terapi (BDT)Nedir?

Aaron T. Back tarafından, 1960’lı yıllarda ABD’de Pennsylvania Üniversitesinde geliştirilmiştir. Başlangıçta Depresyon terapisi için kullanılmıştır.

Bilişsel – Davranışçı Terapi ruhsal rahatsızlıklar alanındaki bilimsel bulgulara dayalı olarak geliştirilmiştir. Ruhsal sorunları açıklar ve nedenlerini araştırırken psikoloji biliminin verilerine dayanır. Sorunların çözümünde kullanılan yöntemler; öğrenme kuramlarına dayalıdır. Etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Yüzlerce klinik araştırmayla birçok ruhsal rahatsızlıkta etkili olduğu gösterilmiştir.

Temel varsayımı; Bütün psikolojik sorunların altında yatan ortak nokta; kişinin ruhsal durumunu ve davranışlarını etkileyen çarpıtılmış/işlevsel olmayan düşüncelerdir. Çarpıtılmış, olumsuz düşüncelerin gerçekçi biçimde yeniden değerlendirilip, değiştirilmesi ile duygu ve davranışların da değişeceği ve sonuçta iyileşmenin sağlanacağı yönündedir. Kalıcı iyileşmenin kişinin temel olumsuz inançlarının değişmesi ile mümkün olduğuna inanılır. Kişinin ruhsal durumunu çökerten, kendiliğe ait ana ve ara inançlar; sevilmeyen, değersiz, çaresiz, yetersiz gibi temel inançlar değişmeden terapi tamamlanmış sayılmaz.

Bilişsel – Davranışçı Terapi, danışanların sadece güncel sorunlarını çözmez, aynı zamanda bütün yaşamları süresince sorunlarını çözmekte kullanılabilecek özel birtakım beceriler de öğretir. Bu beceriler çarpık düşünceleri saptamak, inançlarını değiştirmek, çevreyle yeni ilişkiler kurmak ve davranış değişikliğidir.

 

Bilişsel – Davranışçı Terapi Hangi Hastalık/Sorunlarda Kullanılır?

Majör depresyon

Yaygın Anksiyete Bozukluğu

Panik Bozukluk

Fobik Bozukluklarda (Sosyal Fobi, Agora Fobi, Özgül Fobi, vb …)

Madde Bağımlılığı

Yeme Bozuklukları (Anoreksiya Nervoza, Anoreksiya Blumiya, Obezite, vb…)

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)

Kronik ağrı Sorunlarında

Kronik Yorgunluk Ve stres yönetimi

Sınav kaygısı, Performans kaygısı

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)

Kişilik Bozuklukları

İlişki Sorunları

Cinsel Sorunlar

Çift Terapisi

Aile Terapisi

Bilişsel – Davranışçı Terapi yaygın olarak tüm dünyada pek çok soruna yönelik olarak ya tek başına, ya davranışçı terapilerle,  ilaç tedavisi ya da başka yöntemlerle entegre edilerek kullanılan bir terapi yöntemidir.

Aile ve çift terapisi sürecinde de bilişsel terapi oldukça etkin biçimde kullanılmaktadır.

Bilişsel – Davranışçı Terapi sadece patoloji ile ilgilenmemektedir. Koruyucu ruh sağlığı, stres yönetimi, problem çözme, yeni beceriler edinme gibi hayata dair konularda da işe yaramaktadır.

Çocuklardan başlayarak yaşlılara kadar herkese uygulanabilen bir yöntemdir.

Bilişsel – Davranışçı Terapi; kişilerin sıkıntı verici düşüncelerini saptamalarını ve bu düşüncelerin ne kadar gerçekçi olduğunu incelemelerine yardımcı olur. Ardından uygunsuz düşünceleri değirmeyi öğrenip içinde bulunulan gerçekliğe uygun düşünülmeye başlandığında kişi kendisini daha iyi hisseder. Sorun çözme ve davranış değişikliği en çok ele alınan konulardır.

 

Bilişsel – Davranışçı Terapi Hakkında Danışanların Bilmesi Gerekenler nelerdir?

 

BDT; hedef/problem odaklıdır. Terapilerde uzun uzun konuşmalar yapılmaz. Danışan ve terapist üzerinde çalışmak üzere belirli bir problemi ele alır. Probleme katkıda bulunan olumsuz inançlar, davranışlar, olumsuz duygular belli bir plan dahilinde incelenir. Soruna katkıda bulunanlar ele alındıktan sonra da hedef belirlenir. Bu süreçlerde danışan ve terapist işbirliği içindedir. Her ikisi de aktif rol oynar. Adım adım süreç ilerletilir.

 

Bilişsel – Davranışçı Terapide danışanın aktif olarak sorumluluk üstlenmesi, işbirliği içinde olması gereklidir.

Başlangıçta, psiko eğitim denilen hazırlık aşamasında terapist aktif olsa da, daha sonraları danışan daha aktif olmaya yönlendirilir. Depresyon ve kaygı azaldıkça, danışanın; soruna yol açan düşüncelerini yakalaması, baş etmeyi öğrenmesi, düşünce çarpıtmalarını fark edip değiştirmeye çalışması, önemli konuları özetlemesi ve ev ödevlerini yapması beklenir. Amaç; danışanın bağımsızlaşması, kendi kendini yönetebilir hale gelmesidir.

 

Bilişsel – Davranışçı Terapide danışan ve terapist arasında güçlü bir işbirliği şarttır.

Danışanın terapistine güvenmesi, inanması ve işbirliği yapması, kendi ruhsal durumu hakkında geri bildirim vermesi önemlidir. Keza terapistin de danışana duygu, düşünce ve davranışlarına yönelik rehberlik etmesi, destekleyici, umut verici, cesaretlendirici olması gereklidir. Belirli sorunlara yönelik çalışıldığında, terapistle danışanın işbirliği kolay kurulabilir. Ancak kronik sorunlar varsa, kişilik bozuklukları söz konusu ise; işbirliği ve güven verici ilişkiler için daha uzun zamanlar gerekebilir.

 

Bilişsel – Davranışçı Terapi; danışanın kendisine ve yaşadığı sorunlara yönelik formülasyonlara dayanır.Danışanın var olan olumsuz düşüncelerini; yani “asla başaramam, mutlu olamam, hiçbir zaman hiçbir şeyi düzgün yapamam…” bağlı olarak yaşadığı olumsuz duyguları; üzüntü, mutsuzluk, kaygı, çökkünlük… ve sonuç olarak ortaya çıkan davranışları; okula gitmeme, duş almama, arkadaşlardan kaçınma, ders çalışamama… gibi belirlenir.

 

Sonrasında ne kadar zamandır sorunların yaşandığı, soruna nelerin katkıda bulunduğu, çocukluk döneminde nelerin yaşandığı incelenir. Danışanın sadece güçsüz tarafları değil, güçlü olan taraflarının da dikkate alınması gereklidir. Terapist olayı anlaşılır biçimde formüle ederek, danışanla da paylaşır. Danışan da, bilişsel davranışçı model sayesinde sorunlarına farklı bir perspektiften bakmaya başlar. İşe yaramayan düşünceleri, işe yarar olanlarla değiştirmeyi başarması hedeflenir.

 

Bilişsel – Davranışçı Terapide “şimdiki zaman” önemlidir. Danışanın şimdiki zamanda var olan sorunlarının hafifletilmesi, çözülmesiyle ruhsal sorunlarda bir azalma olması beklenir. “Şimdi ve burada yaklaşımı” ile sorunlar incelenmeye başlanır. Terapinin etkilerini şimdiki zamanda görmek, fark etmek ve değiştirmek mümkündür. Ancak şimdiki zamandaki çalışmalar istenen sonuçları sağlamadığında, terapist düşüncelerin nasıl ve ne zaman ortaya çıktığını, danışanı nasıl etkilemeye başladığını anlamak için geçmişe yönelebilir.

 

Bilişsel – Davranışçı Terapi kısa ve sınırlı süreli bir terapi modelidir.  Basit depresyon, basit kaygı bozuklukları gibi sorunlarda ortalama 10 -14 seans yeterli olabilmektedir. Sonrasında destekleyici görüşmelerle süreç sonlandırılır.

Sorunların uzun zamandır yaşanıyor olması, komplike yani pek çok bozukluğun bir arada olması gibi durumlarda terapi görüşmeleri daha uzun zamanlara yayılabilir. Bu tür durumlarda terapi; 1ile 2 yıllık zaman dilimlerine ihtiyaç gösterebilir.

 

Bilişsel – Davranışçı Terapi görüşmeleri yapılandırılmıştır. Bilişsel davranışçı formülasyona uygun biçimde her görüşmede belirli konular ele alınır. Terapist ara ara özetleme yapar. Basamak basamak ilerlemeyi yönetir. Zamanın en verimli şekilde kullanılması gereklidir. Uzun uzun konuşmalardan kaçınılır.

 

Bilişsel – Davranışçı Terapide psiko eğitsel çalışma çok önemlidir.

Danışanın kendi kendisinin terapisti olması için bazı beceriler öğretilir. Danışanın sorun yaratan düşüncelerini tanıması, değiştirmeyi öğrenmesi, olumlu düşünceleri bulması ve denemesi için yoğun biçimde desteklenir. Ev ödevleri iyileşme için çok önemlidir.

 

Bilişsel – Davranışçı Terapide değişim için birtakım teknikler kullanır. Düşüncelerin derinlerine inmek için aşağı doğru ok tekniği, sokratik sorgulama, kanıt arama, yönlendirerek danışana olumsuz düşünceyi buldurma gibi teknikler kullanılır. Danışan olumsuz bir duygu yaşadığında; duygusunun bir sonuç olduğunu, aklından ne geçtiğini araması, olumsuz düşüncesini yakalaması ve doğruluğunu test etmesi, yerine daha işlevsel/gerçekçi bir düşünce koymayı öğrenerek duygusal dünyasını düzenlemesi hedeflenir. Davranışsal değişim için; üstüne gitme, maruz bırakma, taşırma gibi davranışsal teknikler kullanılır. Davranışların değişimi de zihinsel değişimi pekiştirir.

 

 Bilişsel Davranışçı Terapi seanslarında neler yapılır?

Terapi seansınız başlamadan önce terapistiniz size durumunuzla ilgili bazı formlar ve psikolojik ölçekler doldurtur. Bu şekilde durumun nereye gittiğini her seans öncesi daha nesnel bir şekilde saptama imkânı olur. Terapistinizin seans başladıktan sonra ilk yapacağı şey genel olarak o hafta daha öncekilere kıyasla kendinizi nasıl hissettiğinizi sormaktır. Daha sonra o seans için hangi konular üzerinde çalışmayı istediğinizi ve hafta içinde önemli olay olup olmadığı saptanarak konular belirlenir. Ardından bir önceki seansla şimdiki seans arasında bağlantı kurmak üzere geçen seansta sizin için önemli olan konunun ne olduğu, hafta arasında kendi başınıza ne gibi uygulamalar yaptığınız ve terapiyle ilgili değişmesini istediğiniz bir şey olup olmadığı konuşulur.

 

Daha sonra terapistinizle o gün için gündeme aldığınız konu ya da konular tartışılarak, sorun çözme ve sorun durumdaki düşünce ve inançlarınızın geçerliliği, tutarlılığı konuşulur. Aynı zamanda bu yolla yeni beceriler öğrenirsiniz.

 

Seans esnasında öğrendiğiniz şeyleri gelecek olan hafta içinde en iyi biçimde nasıl kullanacağınızı konuştuktan sonra terapistiniz o günkü görüşmedeki önemli noktaları tekrar özetleyerek sizden geri bildirim ister;

Seansta size yararlı olan herhangi bir şey aldınız mı?

Faydası olmayan ya da rahatsız eden bir şey oldu mu?

Terapistin yanlış anladığı bir şey ya da değişmesini istediğiniz bir şey var mı?

 

Bilişsel Davranışçı Terapi ne kadar sürer?

Başlangıçta ilk 3 görüşme genellikle değerlendirme ile geçer. Danışanın hedefleri, terapiye gelebilme olanakları, yaşanan sorunun kişinin hayatını ne ölçüde etkilediğine bakılarak birlikte karar verilir. Danışanın hayatını çok fazla etkilemeyen basit depresyon, stres yönetimi, sınav kaygısı gibi sorunlarda ortalama 10 14 seans yeterli olabilir. Hedeflere ulaşıldığında haftalık görüşmelerden 15 günde bir görüşmelere geçilebilir. Sonrasında danışan ve terapist birlikte, destekleme/takip görüşmesi yapabilirler.

Kronik ruhsal, ilişkisel sorunların varlığında örneğin; OKB, majör Depresyon, Fobi, Yeme Bozukluğu, Cinsel İşlev Bozuklukları gibi ek psikolojik sorunlar söz konusu olduğunda terapi görüşmeleri uzun zamana yayılabilir. Aylarca, hatta bir yılı geçen bir süre boyunca terapide kalınabilir. Başlangıçta, çok ağır bir kriz durumu söz konusu değilse haftada bir kez görüşülür. Kişi kendini daha iyi hissetmeye başlar başlamaz seansların aralığı açılmaya başlar. 15 günde bir, daha sonra üç haftada bire doğru görüşmeler kademeli olarak seyrekleştirilir. Bu henüz terapide iken öğrenilen becerilerin gündelik hayatta uygulanarak denenmesi şansını verir. Terapi sona erdikten 3,6 ve 12 ay sonra birer güçlendirme seansı yapılır.

 

Bilişsel Davranışçı Terapiyle birlikte ilaç kullanılır mı?

Bilişsel Davranışçı terapi ile birlikte ilaç tedavisi kullanılabilir. Hatta majör depresyon gibi günlük hayatı çok kısıtlayıcı psikolojik rahatsızlık durumlarında, danışanın ilaç kullanması gerekli olabilir. Bu tür durumlarda terapist, danışanı hekime yönlendirebilir. Danışan terapi için çalışabilecek duruma geldiğinde terapiye devam edilebilir. Danışan ve terapist birlikte ilaç kullanımının avantaj/ dezavantajlarını gözden geçirebilir. Bazı durumlarda ilaç kullanımı, terapinin ilerlemesi ile hekim kontrolüyle azaltılabilir. Bırakılabilir. Bazen de her şeye rağmen ilaç kullanımına devam edilmesi gerekebilir. (Danışanın sorunlarının ne olduğu ile ilgili durumlarda örneğin; Bipolar Bozukluk, psikoz, çok ağır okb gibi sorunlarda ilaç kullanımı uzun süreler gerekli olabilir. Hekim ile işbirliği gereklidir.)

 

Bilişsel Davranışçı Terapiden nasıl daha çok yararlanabilirim?

Terapiye kararlaştırılan gün ve saatlerde, vaktinde gelmek en önemli noktadır. Terapilere kararlaştırılan zamanlarda gelinmediğinde terapi süreci ciddi biçimde aksar. İyileşme için; zamanında ve düzenli olarak terapiye gelmek, ödevleri yapmak, terapistle işbirliği içinde olmak şarttır.

Terapistinize terapinize yardımcı olacak ne gibi kitaplar ve broşürler okuyabileceğinizi sormak ve bunları okumak terapi uyumunuzu kolaylaştırabilir.

Seanslara ödevleri yaparak gelmek, öncesinde notlar alıp hazırlanmak, seansta nelerin konuşulmasını istediğinize dair not etmek terapiden faydalanmayı kolaylaştırır.

Terapide öğrenilenleri günlük hayat içinde sınamak, fark etmek, kendinizi gözlemlemek çok önemli bir noktadır.

Her gün kendinize sabit bir zaman dilimi ayırarak, gününüzün özetini yaparak, terapide öğrendiklerinizin hangilerini uygulayıp, hangilerinde zorlandığınızı kayıt etmek size ciddi bir avantaj sağlayacaktır. Kendinizi değerlendirmeyi öğrenip, bunu alışkanlık haline getirdiğinizde sorunlarla daha kolay başa çıkmayı başarabilirsiniz. Zorlandığınız konuları terapistinizle gözden geçirebilirsiniz. Seansların sonunda o hafta ile ilgili olası güçlüklerinizden söz edip, destek alabilirsiniz.

 

Kaynakça; 

“Bilişsel Terapi Temel İlkeler ve Uygulama” Yazar: Doç. Dr. Hakan Türkçapar

“ Bilişsel Terapi Temel İlkeler ve Ötesi” Yazar: Judith Beck

 

Terapiye Nasıl İkna Ederim

Psikologa Gitmeye Nasıl İkna Edebilirim?

Bir yakınınız zorlukla karşılaştığında onun kendisini daha iyi hissedebilmesi için elinizden gelen her şeyi yapmak istersiniz. Sizin desteğiniz yakınınıza iyi gelebilir ama arkadaş, aile üyesi, eş ya da ebeveyn olarak yapabilecekleriniz o kişi için bazı durumlarda yeterli olmayabilir.

Yakınlarımı Terapiye Nasıl İkna Edebilirim?

 

Bir yakınınız zorlukla karşılaştığında onun kendisini daha iyi hissedebilmesi için elinizden gelen her şeyi yapmak istersiniz. Sizin desteğiniz yakınınıza iyi gelebilir ama arkadaş, aile üyesi, eş ya da ebeveyn olarak yapabilecekleriniz o kişi için bazı durumlarda yeterli olmayabilir. Yakınlarınızın bazen psikolojik sorunları konusunda profesyonel bir kişiden gelecek yardıma ihtiyacı olabilir ve sizin sadece “Terapiye gitsen iyi olur.” demeniz hiç işe yaramayabilir çünkü bazı kişiler psikolojik sorunlar yaşadıklarını düşünmezler ya da psikolojik sorunlar yaşadıklarını fark etseler de zayıf görüneceklerinden endişelendikleri için terapiye başvurmak istemezler. Siz, yakınınızın zorluklarını onun yerine aşamazsınız. Bu zorlukları yaşayan yakınınıza terapiye ihtiyacı olduğunu fark etmesi için yardım edebilir ve rehberliğinizi sunabilirsiniz. Bu yazımızda eşinin, çocuğunun ya da başka bir yakınının terapiden fayda göreceğini düşünenler için yararlı olacağını umduğumuz bazı önerileri bir araya getirdik.

 

– Yaşadığı zorluk hakkında yakınınızla konuşun.

Zorluk yaşayan kişi eşiniz, çocuğunuz ya da başka bir yakınınız olabilir, kaç yaşında olursa olsun önce onunla konuşun. Bu konuşmayı yapmak için iyi bir zaman ve mekan seçin. Başkalarının yanındayken ya da kavga ederken terapiye gitme konusunu açmayın. İkinizin de sakin olduğu ve bu konu üzerine dikkatle yoğunlaşabileceği zaman konuşmaya çalışın.

 

– Sizi endişelendiren belirtilere değinin.

 Bazı kişiler yaşadıkları zorlukları kimi zaman fark edemeyebilir ve içinde bulundukları durumu anlamlandırmakta güçlük çekebilirler. Siz yakınınızda psikolojik sorunlara dair çeşitli belirtiler fark ettiyseniz bu durumu onunla paylaşın. Bu belirtilerin sizi nasıl ve neden endişelendirdiğini ona anlatın. Örneğin çocuğunuz bir zamanlar zevkle yaptığı aktivitelerden uzaklaşıyorsa ona “Bir süredir arkadaşlarınla buluşmadığını, onlarla gezmediğini, birlikte sinemaya ya da başka bir yere gitmediğini fark ettim. Sanki önceden hoşuna giden şeylere artık pek zaman ayırmıyor gibisin. Bu değişikliği sen de fark ettin mi? Acaba neden böyle olmuş olabilir?” diyebilirsiniz.

 

– Size aktardıklarını vurgulayın.

Yakınınız bir şeylerden şikayet ediyor ama herhangi bir tavsiyeye açık görünmüyorsa onun size aktardığı bazı şeyleri kendisine tekrarlamanız işe yarabilir. Onun size söylediği şeyleri bir papağan gibi tekrar etmenize gerek yok, sadece ilgili bir şekilde bazı şeyleri hatırlatmanız yeterli: “Fark ettim de bu ara sık sık kendini mutsuz/umutsuz/kaygılı/öfkeli hissettiğini söylüyorsun ve ben de öyle olduğunu gözlemliyorum. Acaba bu mutsuzluk/umutsuzluk/öfke durumunu bir terapistle konuşmak sana iyi gelir mi diye merak ediyorum.

 

– Empatiyle yaklaşın.

Yakınınızı dinleyin ve anlamaya çalışın. Zorlu bir dönemden geçen yakınınızın en son ihtiyaç duyduğu şey yargılanmak ve kendisine ahkam kesilmesidir. Onun deneyimini eleştirmeyin, yargılamayın, küçümsemeyin. “Ben” dilini kullanmaya özen gösterin. “Sen beni endişelendiriyorsun/üzüyorsun.” Ya da “Senin sorunların var, yardım almak zorundasın.” demek yerine “Senin için endişeleniyorum.” diyebilirsiniz. Yakınınıza kendisini anlaşılmamış hissettirecek teselli cümleleri kurmaktan kaçının. Şunu deneyebilirsiniz: “Bunun senin için zor olduğunu tahmin edebiliyorum ama bu konuyu seninle seni sevdiğim için konuşuyorum. Sana değer veriyor olmasaydım şu an bu konuşmayı yapıyor olmazdık.”

 

– Bilgilendirin.

Ne yazık ki “psikologa gitmek” fikri bazen olumsuz çağrışımları da yanında getirmektedir. Bazen birisine böyle bir öneride bulunduğunuzda “Ben deli miyim ki, ne işim olur terapiyle!” ya da “Evet, bazı sorunlar yaşıyorum ama bende yanlış bir şey yok, ben zayıf biri değilim, bunları tek başıma hallederim.” benzeri cevaplarla karşılaşabilirsiniz. Bu gibi durumlarda yakınınıza terapiye “deli”lerin gitmediğini, yaşadığı sorunla ilgili profesyonel bir destek almakta herhangi bir yanlış olmadığını ve terapiye gitmenin bir zayıflık göstergesi olmadığını anlatabilirsiniz. Her şeyi tek başına halletmeye çalışmak zorunda olmadığını yakınınıza hatırlatın. Terapi sayesinde duygu, düşünce ve davranışlarını daha iyi görme, değerlendirip değiştirme fırsatı bulabileceğine değinin. Bazı kişiler ise terapiye başlamaya sıcak baksalar da hiç tanımadıkları birine bir şeyler anlatmak konusunda kendilerini rahat hissetmeyebilirler, yakınınızın böyle bir endişesi varsa terapistinin onu yargılamayacağını ve merakla dinleyip anlamaya çalışacağını söyleyin.

Çocuklar söz konusu olduğunda doğru bilgiler içeren ve korkutucu olmayan bir bilgilendirme yapmak oldukça önemlidir. Eğer bir psikologa ya da psikolojik danışmana başvuracaksanız bu kişiden bahsederken çocuğunuza onun “doktor” olduğunu söylemeyin, bu hem yanlış bir bilgidir hem de birçok çocuk için tedirgin edici olabilir. Bunun yerine “Bir süredir şöyle şöyle bir şey yaşıyorsun. Biz yaşadığın bu sıkıntının azalması için elimizden geleni yapıyoruz ama bu konuda birinden yardım istemenin daha iyi bir fikir olduğunu düşündük. Bu kişi seninle oyun oynayıp sana bazı şeyler sorabilir, birlikte sohbet edebilirsiniz. Belki bizimle de konuşmak isteyebilir.” diyebilirsiniz. Sonrasında terapist görüşme sırasında uygun bir şekilde çocuğa kim olduğunu ve görüşmelerin nasıl işleyeceğini açıklayacaktır. Lütfen çocuğunuza “Oraya gittiğinde her şeyi anlat” ya da “O kişiyle görüşürken şunları anlatma” gibi telkinlerde bulunmayın.

 

– Zorlamayın.

 Ne derler bilirsiniz, zorla güzellik olmaz. Terapiye gitmek ya da gitmemek eğer reşitse kişinin kendi kararı olmalıdır. Yakınınızı herhangi bir şey için zorlamayın, bunun yerine onu terapiye gitme konusunda teşvik etmeye çalışın ve ihtiyaç duyduğunda destek olacağınızı ona hissettirin. Yakınınız için terapist araştırabilir ve yapacağınız konuşma sırasında ona bazı isimler önerebilirsiniz. “Canım, seni seviyorum ve senin mutlu, sağlıklı olmanı istiyorum. Sevgilinden ayrıldığından beri battaniyenin altından çıkmıyorsun, eskiden yapmaktan hoşlandığın şeylerden uzaklaştın ve bir haftadır evden dışarı adımını atmadın. Bu durum beni endişelendiriyor. İyi bir terapist buldum, haftaya randevu alıp bir denemeye ne dersin? Ne olursa olsun seni sevdiğimi ve sana değer verdiğimi unutma, ne olursa olsun senin yanında olmaya çalışacağım.” Lütfen onun hemen terapiye başlayıp başlamadığını adeta bir dedektif gibi kontrol etmeye çalışmayın, ona biraz zaman tanıyın. Bir süre sonra terapi konusunu tekrar gündeme getirebilirsiniz.

 

– Kandırmayın.

Ne kadar iyi niyetli olursanız olun yalan söyleyerek yakınınıza yardım edemezsiniz. “Sadece bir kez görüşmek iyi geliyormuş, bir denesen ne olur ki!” demeyin, terapi genelde zamana yayılan düzenli görüşmelerin yapıldığı bir süreçtir. Başka bir yere gittiğinizi söyleyerek yakınınızın bir anda kendisini bir terapistin kapısında bulmasına neden olmayın, bu muhtemelen ona kendini kötü hissettirecek ve size olan güvenini zedeleyecektir.

 

– Yanında olmaya devam edin.

Bir yakınınızın psikolojik sorun yaşaması sizin için de zor ve yorucu olabilir ama onun sizin desteğinize her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğunu unutmayın. Bunalabilirsiniz, öfkeyle karşılanabilirsiniz, reddedilebilirsiniz ama siz yine de onun yanında olmaktan, onu dinlemekten, onu anlamaya çalışmaktan ve ona destek olmaktan vazgeçmeyin.

 

Annelerden Beklenenler

Annelerden beklenenler?

Annelik; özellikle ilk aylarda, bebeğini yatağında kendi başına bırakıp rahat rahat banyo yapamamak, tuvalette bile acele etmek, yemeğini masada yarım bırakmak ya da ayakta atıştırmak, markete bir ekmek almaya bile gidememek, kendine ait bir zaman diliminin olmaması demektir.

Emzirmek; emmiyorsa sütü sağıp biberonla beslemeye çalışmak, kanayan, acıyan memeler, doğum kanalındaki ağrı ve sızılar, uykusuz geceler, sürekli ağlayan, ne istediğini alışıldık yollarla iletemeyen bir varlığı hayatta tutabilme kaygılarıdır annelik…

Anneliği yaşayan, bedelini ödeyen kadındır.

Ama ne yazık ki anneliğe dair beklenti ve rolleri belirleyen erkek ve erkek egemen toplumsal kültürel yapı ve onun uzantısı medyadır.

  • Çocuğunu her zaman koşulsuz seven…
  • Çocuklarının her zaman ihtiyaçlarına karşılayan…
  • Her zaman çocuklarına karşı sabırlı,
  • Hiç sinirlenmeyen, her zaman anlayışlı, her zaman hoşgörülü, şefkatli…
  • Her zaman ve koşulda çocuğuna karşı dikkatli, uyanık…
  • Her zaman çocuğunu temiz tutan, itina gösteren…
  • Her zaman enerjik, her zaman güler yüzlü…
  • Her zaman esprili, becerikli…
  • Her zaman çocuğuna öncelik veren, dinleyen…
  • Öfke, kızgınlık duymayan kendini çocuğuna adamaktan memnun olan…
  • Her zaman ve koşulda çocuğu ile vakit geçiren…

Bebeği olan bir kadının anne olduktan sonra “hep mutlu yaşayacağı, her zaman çocuğunu seveceği, sürekli hayatının merkezinde bebeğinin olacağı, kendi mutluluğunun bebeğin mutluluğuna bağlı olduğu, artık sadece ailesi ve çocuğu için yaşayacağı, kendi yaşamından vazgeçmesi gerektiği…” beklenir ve empoze edilir. Anne olmak demek; kadın kimliğinin öldürülmesi, yok edilmesi anlamına gelmektedir. Toplumun, ailelerin, medyanın kadına yüklediği rol ve beklentiler ciddi anlamda sorgulanmayı gerektirir.

Anneliğe yüklenen aşırı beklenti ve roller; doğum sonrasında kadınların ciddi olarak kendilerini baskı altında hissetmesine yol açmaktadır. Toplumun beklenti ve rollerine göre kendini kıyaslayan kadın için var olan yükü taşımak çok zor ve ağırdır. Doğum sonrasında sıklıkla görülen depresyonu tetikleyen koşullardan biri; toplumun kadından beklediği mükemmelleştirilmiş roller ve beklentilerdir.

Doğum sonrası kadının ruhsal dünyasındaki duygusal değişimler nelerdir?

Doğumun nasıl yapıldığı, kolay ya da zor ve müdahaleli bir doğum olup olmadığı kadının annelik rolünü üstlenmesinde çok önemlidir. Hamilelik dönemi zor ve sancılı geçmişse, doğumun zorluğu ile birleştiğinde yeni duruma ayak uydurmak anne açısından kolay olmayacaktır. Kadının bedenindeki hızlı hormonal değişimler, ağrı ve sancılar, yeni gelen sorumluluk ve beklentiler pek çok kadını başlangıçta zorlar.

Doğum sonrası kadının ruhsal dünyası pek çok karmaşık duygu ve düşüncelerin istilasına uğrar. Doğum yapan kadında; yaşanan yeni duruma yönelik şaşkınlık, sevgi, endişe, korku, şefkat kadar kızgınlık, umut kadar umutsuzluk, hayal kırıklığı, öfke gibi hislerin olması olağandır.

Kadının yaşamını engelleyecek, kısıtlayacak olan bebeğine bazen öfke ve kızgınlık duymasında tuhaflık yoktur. Bazen sevinç ve neşe duyguları bazen de pişmanlık görülebilir. Şefkat, sevecenlik, hoşgörü bir yanda kızgınlık, mutsuzluk, hüzün diğer yanda kadının ruhsal dengesini zorlar.

Özellikle eş ve çevrenin desteği, kadının kendi annesi ve ailesinin kadın kuşağı ile kurmuş olduğu bağlar, kadının var olan çelişkili durumu yönetmesine yardım eder.

 

Travma Nedir

Travmanın fiziksel, duygusal, zihinsel belirtileri

Travmatik etken; kişinin ruhsal, fiziksel, bedensel dünyasını kaosa sokar. Ruhsal, zihinsel, ilişkisel, bedensel düzen bozulur. Tehlike ne kadar büyük ise; kayıp olasılığı ve tepkilerde o denli şiddetli olur. Eskisi gibi olmak, yaşamak, düşünmek, hissetmek artık mümkün olmaz.

Travma; günlük yaşamdaki sürekliliğin beklenmedik biçimde bozulması, kesintiye uğraması durumudur. Aniden gelişir. Kişinin, ailelerin, kitlelerin baş etme mekanizmaları aniden yetersiz kalır. Bireyin, ailenin, topluluğun varlığına yönelik açık, gizli bir tehdit/tehlike sinyali taşır. Tehdit/tehlike sinyali ne kadar büyük ise; travmatik etki de o denli büyük ve etkili olur. Bireyin o güne kadar ki var olan baş etme mekanizmaları işe yaramaz. Şok tepkileri ortaya çıkar. Tehlikenin büyüklüğüne ve bireyin baş etme kaynaklarına göre; 3 tür tepki olasılığı vardır. Birey; ya savaşacak, ya kaçacak ya da hiç bir şey yapamayıp donma tepkisi ile karşılık verecektir.

Travmaya neden olan etken; doğal bir afet olabileceği gibi, insan eliyle yapılan taciz, istismar, yaralama, vb, de olabilir. Ya da bir çocuğun ihtiyaçlarının yeterince karşılanamaması, yıl sonu gösterisinde rolünü unutması, sınıf içinde küçük düşürücü bir davranışa maruz kalması, sınavda başarısız olması, kötü bir olaya tanık olması da travmatik etken olabilir.

Travmaların bir kısmı, tek seferliktir. Bir kez yaşanmıştır. Tekrarı olmayabilir. Bazen de travma; sistematik biçimde devam eder. Bunlarda Kompleks Travma olarak adlandırılır. Kompleks travmaların onarılması daha zor ve zaman alan, etkileri daha kalıcı olabilen durumlardır. Özellikle Kişilik Bozukluğu olarak nitelendirilen rahatsızlık durumlarının altında, çocukluk dönemi travmatik yaşantılarının fazlalığı dikkati çekmektedir.

Travmanın fizyolojik belirtileri nelerdir?

Travmatik etken/tehlike söz konusu olduğunda; otonom sinir sistemi aşırı uyarılır. Sempatik sinir sistemi aktive olur. Yoğun biçimde adrenalin, kortizol gibi hormonlar kana karışır. Organizma savaş, kaç ya da donakalma moduna otomatik olarak geçer.

Söz konusu tehlike karşısındaki aşırı uyarılmışlık haline bağlı olarak;

  • Kalp çarpıntısı,
  • Hızlı ve yüzeysel nefes alma, nefes alamama hissi,
  • Göğüs ağrısı,
  • Baş dönmesi, baş ağrısı,
  • Yoğun terleme, ısı değişiklikleri sıcak basması ya da buz gibi olma hali,
  • Mide bulantısı, kusma isteği,
  • Baş dönmesi, tansiyon düşmesi,
  • Kol ve bacaklarda kasılma, seyrime, titreme,
  • Yorgunluk,
  • Baygınlık hissi, halsizlik,
  • Hareketsizlik, donakalma,
  • Aşırı, amaca yönelik olmayan hareketlilik,
  • Ağız kuruluğu,
  • Çabuk uyarılma, küçük uyaranlara bile ani, yoğun uygunsuz tepki verme sayılabilir.

Travmanın psikolojik belirtileri nelerdir?

Ruhsal dünyanın ansızın kapasitesinin üstünde uyarılması sonucu;

  • Şok olma,
  • Şaşkınlık hali,
  • Dikkati toplayamama,
  • Hayal kırıklığı,
  • Muhakeme güçlükleri,
  • Düşünememe, donakalma, seyirci olma hali,
  • Unutkanlık, dalgınlık, eskileri hatırlayamama,
  • Organizasyon güçlüğü, dağınıklık,
  • Plan yapamama,
  • Kabuslar, Flash back denen olay anının tekrar tekrar zihinde istemsizce canlanması,
  • Travmatik olayın yeniden olacağı beklentisi, düşünceleri,
  • Uykusuzluk; travma sonrası stres bozukluğunun en önemli göstergelerinden biridir.Kişinin uyku kalitesi bozulur. Sürekli uyanık kalmaya çalışılabilir.
  • Karar alma güçlükleri, yanlış karar verme sorunları, pişmanlık,
  • Oryantasyon zorlukları, sorun çözme becerilerinde gerileme, yetersizlik,
  • Önceki işlevselliğe geri dönememe, beceri kayıpları,
  • Günlük yaşama kendini verememe, hayattan zevk alamama,
  • Olayı inkar etme, yok saymak isteme, reddetme,
  • Başkalarını suçlama, tekrarlayan istemsiz, olumsuz otomatik düşünceler sayılabilir.

Travmanın duygusal etkileri nelerdir?

Travma anında ilk yaşanan ŞOK tepkisidir. Nasıl yani? Ne oldu? Anlamlandırma kapasitesini aşan tehlikeli bir durum vardır.

İlk şok atlatıldıktan sonra yaşanan duyguların en başında; yoğun bir korku, dehşet, panik, çaresizlik, güçsüzlük, yetersizlik vardır. Şok, panik duyguları devamında acı, öfke, pişmanlık, suçluluk, utanç, kızgınlık, nefret gibi duygular zihni adeta işgal eder.

Travmatik olay yaşanıp bitmiş olsa da; o an yaşanmış olan duygular genellikle sindirilemeden depolanmaktadır. Daha sonra travmatik olayı anımsatan herhangi bir olay, düşünce, duygu, bir rüya, bir çağrışım ansızın travma anında yaşanmış duyguların yeniden yaşanmasına yol açar. Aşırı duygusal uyarılmışlık durumunda ise; sol beynin mantıksal, rasyonel düşünme becerileri bastırılır. Ansızın yaşanan duygusal tetiklenmeler, kişilerin hayat kalitesini bozar. Pek çok duygusal sorunun altında travmatik olaylar bulunur. Travmatik olay sindirilebilir hale gelip, duygusal yükü boşaldığında kişi rahatlar. Kolay tetiklenip, kaosa girmez.

Travmayı ne zaman ciddiye alıp, yardım almak gerekir?

Travmatik olayın türüne, ciddiyetine bağlı olmakla birlikte; eğer hayatı doğrudan tehdit eden bir olay yaşandıysa hemen psikolojik destek alınabilir.

İstismar, tecavüz, taciz, bedene yönelik yaralanma, kaza, sel, deprem, toplumsal, insan eliyle ortaya çıkan felaketlere doğrudan maruz kalınması gibi durumlarda hemen müdahale edilebilir.

Yaşanan, tanık olunan, etkilenilen olayın üstünden 1 ay geçmiş olmasına rağmen, bazı belirtiler hala çok yoğun ise psikolojik destek olasılığı düşünülmelidir.

İlk 1 ay travmaya yönelik verilen bedensel, zihinsel, duygusal tepkiler normal olarak kabul edilir. Anormal bir olaya bireyin verdiği normal tepkilerdir söz konusu olan.

Travmatik olayın üstünden 3 ay geçmiş olmasına rağmen; hala uykusuzluk, kabus görme, iş ve karşı cins ilişkilerinde yetersizlik, depresif, karamsar duygu durum, ani uyarılmalar, cinsel isteksizlik, içe çekilme, olay anına yönelik istemsiz görüntüler zihne geliyorsa mutlaka bir uzmana baş vurmak gereklidir.

Travma belirtileri tedavi edilmediğinde; kronik uykusuzluk, depresyon, kaygı bozukluğu, verimlilik kaybı, ilişkisel sorunlar, cinsel işlev bozuklukları, alkol, madde bağımlılığına yönelme, panik bozukluk, bedensel rahatsızlıklarda artış ortaya çıkabilir.

Travma terapisi konusunda ayrıntılı bilgi için: www.emdrbakirkoy.com öneririz.

Bakırköy psikolog, olarak hizmet veren uzmanlarımız için tıklayınız

 

Süper Anne ve Süper Kadın

Süper anne ve süper kadın

Kadın olmak demek; nerede, kimlerle ve nasıl olursa olsun; etrafındakilere sürekli olarak hizmet eden, uyumlu, sessiz, itaat eden, bakım veren, şefkat ve iyilik gösteren olmak demektir. ”Kadın dediğin güler yüzlü olmalı, kadın dediğin yumuşak olmalı, kadın kısmı öfkelenmemelidir…”

“Süper anne”, “süper kadın”, “süper iş kadını” olmanın ağırlığı nasıl taşınır? 

Kadın/anne neye, kime yetişecek?

Bebeğine, çocuğuna mı?

Ailesindeki ev işlerine mi?

İşyerindeki çalışan kadın rolüne mi?

Eşine karşı kadın/eş olma rolüne mi?

Aile büyüklerinin beklentilerine mi?

Kadın olmak demek; nerde, kimlerle ve nasıl olursa olsun; etrafındakilere sürekli olarak hizmet eden, uyumlu, sessiz, itaat eden, bakım veren, şefkat ve iyilik gösteren olmak demektir. “kadın dediğin güler yüzlü olmalı, kadın dediğin yumuşak olmalı, kadın kısmı öfkelenmemelidir…” Yani toplumun kadına izin verdikleri ve yasakladıkları vardır.

Kadın; kız çocukluğundan başlayarak kendi yetiştiği ailedeki bireylere bakım vermek, hizmet etmek, anlayışlı, sevecen, yardımsever, alttan alan, idare eden olmak zorundadır. Herhangi bir aile üyesinin hastalanması, yaşlanıp bakıma ihtiyaç duyması söz konusu olunca akla ilk gelen kız çocukları, kadınlardır. Kız kardeşler, anneler, ablalardan bakım, şefkat, yatıştırılma, anlayış ve fiziki bakım istenir. Hastalanan aile büyüklerine bakması için okumasına izin verilmeyen pek çok kadın vardır. Ya da pek çok kız çocuğu kendinden küçük kardeşlerine bakmak zorundadır.

Kadın aynı zamanda kendi kurduğu ailede de, eşine, çocuklara da bakım vermeli, rehberlik etmeli, anlayışlı, yatıştırıcı, çözüm üreten olmalıdır. Eşinin ailesinde de benzer sorumlulukları, beklentileri karşılamalıdır. Kadın, kadın olmasından kaynaklı olarak daima yumuşak huylu, itaatkar, temiz, çalışkan, sevgi dolu, iyilik meleği, sabırlı ve güler yüzlü olmalıdır.

Kadınların evdeki, ailedeki fiziki emeğinin ardında görünmeyen; duygusal ciddi bir emek söz konusudur. Kadınların evde gerçekleştirdiği duygusal emek; “duygusal ev işi” olarak adlandırılmaktadır. “candanlık arayışında” başrol kadına verilmektedir. “Hemşirelik rolü” Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin görünmeyen yüzüdür.

Kadının iş yaşamına, ücretli bir işe girmiş olması, evde var olan eşitsizliğin iş ortamında da devam etmesine engel teşkil etmez. Erkeklerle aynı işi yapsa dahi, kadın olduğu için daha alttan alıcı, ortamı yumuşatıcı, sakin, sabırlı, anlayışlı, hoşgörülü, güler yüzlü, sevecen olmak zorundadır. Özellikle hizmet sektöründe “duygusal emek” gerekli olduğu için, genellikle kadınlar istihdam edilmektedir. İş ortamındaki duygusal emeğin de herhangi bir karşılığı yoktur. Zaten onun yapması gereken görevlerdir söz konusu olan. “Seni niye işe aldık, müşteriye güler yüzlü davranasın diye…”

Çalışan ve eş olan bir kadının anne olması durumu değiştirir mi? Kadından beklenen fiziki, ruhsal, ilişkisel ve duygusal emeğin karşılığı olarak toplumun herhangi bir takdiri, ödüllendirmesi söz konusu mudur?

Var olan kapitalist çalışma ortamı; kadını anne olmasından dolayı kayırmaz. Hatta tam tersi, çalışan bir kadın hamile kalıp, çocuğuna vakit ayırması gerektiğinde işten çıkartılır. Anne olduğu için mesai saatleri değiştirilmez. Ya da yasal olarak tanınmış haklarını kullanmasına dahi izin verilmez. İşten çıkarılma tehdidine boyun eğmesi istenir. İşyerindeki erkeklerle aynı işi, aynı verimlilikte, “duygusal emeği” de ekstra karşılıksız olarak yapmaya devam etmelidir.

Devlet, toplum; çocuğun yetiştirilmesi ve büyütülmesinde rol almaktan kaçınır. Bu rol anneye bırakılır.

Kadın artık, anne olduğu için daha hoşgörülü, sabırlı, enerjik, düşünceli, özverili, dayanıklı olmak zorundadır. Anne olan bir kadının artık kendisi için bir şey yapması, kendine vakit ayırması kabul edilemez. O kendini çocuğuna, eşine, evine ve ayrıca işine de adamak zorundadır. “Süpermen” gibi “süperanne”, “süperkadın”, “süpereş”, “süperevlat” olmalıdır.

“Süpermen” hayali bir karakterdir. İnsanın arzularını yansıtır. Kadına yüklenen süper roller, imkansız olanı gerçekleştirmek için kadının kendini aşırı zorlamasına sebep olur. Kendinden beklenenleri, içselleştirip görev edinen kadın görevlerini aksattığında kendini suçlar. Kendine kızar ve aşağılar. Kendini “yetersiz”, “güçsüz”, “beceriksiz”, “çaresiz”, “yalnız” olarak algılamaya başlar.

Özellikle annelikle ilgili kendinden beklenenleri aksattığında, kendini; “kötü anne” olarak algılamakta, özdeğeri, özgüveni yerle bir olup, depresyonun kucağına düşmektedir. Doğum sonrası depresyonlarında kadına yüklenen beklenti ve rollerin ağırlığı önemli bir etkendir.

Kadınların ruh sağlığı konusunda erkeklere göre daha fazla sıkıntı yaşamasında, toplumun kadına yüklediği ve kadının da üstüne vazife olarak aldığı sorumlulukların çok büyük payı vardır.

Kadınlarda bu nedenle; az önce sıralanan nedenlerle depresyon, kaygı bozukluğu, somatizasyon, yeme bozuklukları, tükenmişlik, travma sonrası stres bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları erkeklere oranla daha sık görülmektedir.

Depresyon, doğum sonrası depresyonları, kaygı bozukluğu, OKB, aile terapisi, çift ilişkisine yönelik psikoterapi sürecinde kadının toplumsal cinsiyet rolü göz önüne alınmadan etkili bir terapi söz konusu olamaz.

 

Kaynak: Türk Psikiyatri Derneği yayınları,  Kadınların Yaşamı ve Kadın Ruh sağlığı kitabı

 

bakırköy aile danışmanı, ataköy aile danışmanı, bahçelievler psikolojik danışma, menapoz danışmanlığı, bakirkoy psikolog

Depresyon

Depresyon Belirtileri Nelerdir?

Depresyon psikolojik durumlar içerisinde günlük yaşantıya en çok sirayet etmiş, en aşina olunan zorlayıcı duygusal süreçlerden biridir. Hatta depresyonun günlük dilde asıl anlam ve içeriğini karşılamayacak durumları ifade etmek için de kullanılan afili bir sözcük haline geldiğini söyleyebiliriz.

Depresyon psikolojik durumlar içerisinde günlük yaşantıya en çok sirayet etmiş, en aşina olunan zorlayıcı duygusal süreçlerden biridir. Hatta depresyonun günlük dilde asıl anlam ve içeriğini karşılamayacak durumları ifade etmek için de kullanılan afili bir sözcük haline geldiğini söyleyebiliriz. Rutin yaşantımızın zorluklarına verdiğimiz olağan tepkilere de depresyon diyebiliyoruz kolayca. Örneğin; öngöremediğimiz bir olay yaşadığımızda, kendimizi biraz mutsuz, hüzünlü hissettiğimizde “bugün hiç keyfim yok galiba depresyona girdim” diye yakınıp o günün akşamında ya da bir iki gün sonrasında önceki moral ve motivasyonumuza dönebiliyoruz.

Oysa bu ve benzeri tepkiler depresyon değil depresif belirtilerdir ve hemen hepimiz bu belirtileri günlük akışımız içinde deneyimleriz. Öte yandan depresyon mühim bir duygu durum meselesi olarak anlaşılması gereken, kişinin hayata dair işlevselliğini büyük ölçüde azaltabilen bir süreçtir.

Depresyondaki kişi kendini çoğumuzun rutin olarak yaptığı günlük işleri yapamayacak kadar halsiz ve bitkin hissetme eğilimindedir. Hatta; yataktan kalkmakta, kişisel bakımını yapmakta, sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanır. Hayata ve günlük aktivitelere karşı ilgi ve hevesinde azalma görülür, önceleri keyif alarak yaptığı günlük işlerine hatta hobilerine karşı bir kayıtsızlık haline bürünebilir.

Depresyonun ardındaki nedenler nelerdir?

Yaşamımızın akışı içinde duygusal kapasitemizi aşan, baş etmekte zorlandığımız pek çok olay depresyon için zemin oluşturabilir. Bunların başında ölüm, ayrılık ve boşanma gibi bir kaybı içeren yaşam olayları sayılabilir. Bunun yanı sıra iflas, işten atılma gibi ekonomik kayıplar da diğer nedenler olarak sıralanabilir. Yapılan bazı araştırmalar depresyonun nedenlerinin cinsiyete göre farklılık gösterebildiğini saptamıştır. Bu araştırmaların sonuçlarına göre kadınlar daha çok ilişkilerindeki problemler ve kayıplar nedeniyle depresyona sürüklenirken erkekler daha çok işten çıkarılma, iflas gibi maddi kayıplar nedeniyle depresyona girmektedirler.

Depresyonun belirtileri nelerdir?

Aşağıdaki belirtiler depresyondaki birinde görülmesi beklenen durumlardır. Bu belirtilerden bazılarını en az iki hafta süre ile gösteren birinin en yakın zamanda bir uzmana başvurması önem taşımaktadır.

  • Günlük aktivitelere ve sosyal yaşama olan ilgide ve bunlardan alınan keyifte azalma,
  • İştahta belirgin değişimler ve kilo kaybı,
  • Halsizlik, yorgunluk, vücut enerjisinde azalma,
  • Yoğun değersizlik, suçluluk hisleri,
  • Dikkat ve konsantrasyonda düşüş,
  • Tekrarlayan kendine zarar verme ve ölüm düşünceleri ya da planları.

Depresyondaki kişinin ruh hali nasıl olur?

Depresyon belirgin bir “çöküntü” halidir. Bu durumda kişinin duygusal ve fiziksel görünümü adeta patlamış bir plastik topun içine göçmüş ya da suyu sıkılmış bir süngerin aldığı şekle benzer. Belirgin bir mutsuzluk, değersizlik duygusu hakimdir ve kişinin içinde bulunduğu duygusal çöküntüden kurtulacağına, hayata dair ilgi ve hevesini geri kazanacağına dair pek umudu kalmamıştır. Sevilebilir ve değerli biri olduğuna inancı sarsılmıştır.

Bazen de yukarıdaki belirtilerde ve ruh haline ilişkin özelliklerde bahsedilen durumların pek çoğunun belirgin olarak görülemediği durumlar oluşur. Kişi depresyondaki birinde görülenin aksine halsizlik, günlük işlevlerini sürdürmede işlevsizlik gibi belirtiler göstermez hatta sosyal yaşamda içten içe yaşadığı çöküntüyü ve acıyı perdeleyen bir gülümsemeyle var olmaya devam eder, yani depresyonu maskeli (örtük) şekilde yaşar.

Bu kişilerin yaşadığı duygusal zorluklar bedenin kimi uzuvlarındaki ağrılarla yüzeye çıkabilmektedir. Somatizasyon dediğimiz bu durum kişinin görmezden geldiği, maskelemeye çabaladığı duyguların çeşitli kas, mide, bağırsak ağrılarıyla ifade bulması sürecidir. Maskeli depresyon yaşayan bazı kişiler benzeri ağrıları ve eşlik eden diğer belirtileri uzun süredir yaşadıklarından durumlarının normal olduğunu düşünme eğiliminde olabilirler. Oysa bu durum yardım alınması gereken kritik bir sürece işaret eder. Bazen özellikle de örtük depresyondaki kişi kendi durumunun ayrımında olmayabilir, bu sebeple etraftaki kişilerin söz edilen belirtileri gözlemlemesi halinde depresyondaki kişiyi durumla ilgili uyarması hatta yönlendirme yapması önemlidir.

Üzerinde durulması gereken en mühim meselelerden biri toplumda depresyona yönelik bazı yanlış tutumların oluşudur. Öyle ki depresyon bazılarımız tarafından ‘medikalize edilmiş’ yani aslında zorlayıcı, ciddi bir rahatsızlık olarak değil, saman alevi misali hızlıca gelip geçiveren bir duygusal durum olarak görülmektedir. Bunun bir uzantısı olarak depresyonun zorluklarını yaşayan kişilere yönelik “iyi hissetmek senin elinde”,  “kendi kendine dert ediniyorsun” gibi kişinin yaşadığı zorlu süreci küçümseyici ve kişiye kendini daha da yetersiz ve işlevsiz hissettiren yorumlar yapılmaktadır. Oysaki depresyon kişinin kendine iyi şeyler telkin etmesiyle yahut teselliyle hafifleyecek bir durum olmanın epey ötesinde profesyonel destek gerektiren sancılı bir süreçtir.

×

Merhaba!

WhatsApp'ta soru sormak veya bize bir e-posta göndermek için aşağıdaki temsilcilerimizden birini tıklayın (E-Mail Adresimiz: psikolojielika@gmail.com)

× Nasıl Yardımcı Olabiliriz?